YAŞAM VE ÖLÜM ÜZERİNE

İnsan, yaşamı çoğu zaman elinde tutabileceği bir şey zanneder. Günleri sayar, planlar yapar, sevdiklerini sahip olduğu şeyler gibi görür, bedenini ebedi bir elbise sanır. Oysa yaşam, bize ait bir mülk değil; bize emanet edilmiş bir nefestir. Ve her emanet gibi, vakti geldiğinde sahibine döner.

Yurdagül Cengiz

4/16/20263 min read

persons hand with white manicure
persons hand with white manicure

YAŞAM VE ÖLÜM ÜZERİNE

İnsan, yaşamı çoğu zaman elinde tutabileceği bir şey zanneder. Günleri sayar, planlar yapar, sevdiklerini sahip olduğu şeyler gibi görür, bedenini ebedi bir elbise sanır. Oysa yaşam, bize ait bir mülk değil; bize emanet edilmiş bir nefestir. Ve her emanet gibi, vakti geldiğinde sahibine döner.

Ölüm ise sandığımız gibi yaşamın karşıtı değildir. Ölüm, yaşamın düşmanı hiç değildir. Ölüm; yaşamın içindeki görünmeyen sırdır. Doğduğumuz anda bizimle birlikte yürümeye başlayan sessiz bir hakikattir. İnsan doğduğu gün ölmeye başlamaz; insan doğduğu gün dönüşmeye başlar. Çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa, her geçen gün bir hal ölür, başka bir hal doğar. Demek ki ölüm, sadece son anın adı değildir; ölüm, değişimin kendisidir.

Hakikatte ölüm, yok oluş değildir. Yok olan yalnızca surettir. Dağılan yalnızca bedendir. Susan yalnızca dildir. Fakat insandaki mana, bedene sığmayacak kadar derindir. Çünkü insan etten ve kemikten ibaret değildir; insan, kendisine üflenmiş ilahi sırla yürüyen bir yolcudur. Bu yüzden ölüm, hakikati bilen için bir bitiş değil; perdelerin aralanışıdır.

Yaşamı değerli kılan şey de onun sonsuz olmaması değil midir? Eğer her şey sonsuza kadar elimizde kalacak olsaydı, hiçbir şeyin kıymetini bilemezdik. Fanilik, değerin öğretmenidir. Kaybolabilecek olanın kıymeti daha derin hissedilir. Bu yüzden ölüm, yaşamın anlamını eksiltmez; aksine onu yoğunlaştırır. Ölüm olmasaydı, sarıldığımız bir bedenin sıcaklığı bu kadar kıymetli olmazdı. Ayrılık olmasaydı, kavuşmanın manası bu kadar derin hissedilmezdi. Son olmasaydı, anın kutsallığı anlaşılmazdı.

İnsan en çok ölümü inkâr ederek yaşarken yorulur. Çünkü ölümden kaçmaya çalışan aslında hayattan da kaçıyordur. Ölümü düşünmekten korkan, yaşamın özüne de tam dokunamaz. Oysa ölümü kalbine alabilen kişi, hayatı ilk kez gerçekten görmeye başlar. Neye kızdığını, neye tutunduğunu, neyin boş, neyin hakiki olduğunu fark eder. Bir gün her şeyin elinden alınacağını bilen insan, artık sahip olmak için değil, şahit olmak için yaşamaya başlar.

İşte hakikat burada başlar:

Bu dünyaya kalmaya değil, anlamaya geldik.

Birikmeye değil, arınmaya geldik.

Sahip olmaya değil, hatırlamaya geldik.

Ölüm, insana şunu fısıldar:

“Geçici olana bu kadar yaslanma.”

Yaşam ise şunu söyler:

“Geçici olanın içindeki ebedi manayı bul.”

Bir insan ölümü gerçekten idrak ettiğinde kibri kırılır. Çünkü bedeninin bir gün toprağa döneceğini bilen biri, üstünlük yarışının ne kadar boş olduğunu görür. Hırsı hafifler. Kin anlamsızlaşır. Affetmek kolaylaşır. Kalp yumuşar. Çünkü ölüm, her şeyi eşitleyen en büyük hakikattir. Ünvanları, malları, övgüleri, kırgınlıkları, bütün sahte ayrımları susturur. Geride sadece yaşanmışlığın özü kalır: Ne kadar sevdin? Ne kadar gerçek oldun? Ne kadar kendin oldun? Ne kadar Hakk’a yaklaştın?

Yaşam ile ölüm arasında aslında ince bir çizgi yoktur; ikisi aynı hakikatin iki yüzüdür. Biri görünen kapıdır, diğeri görünmeyen. Biri başlangıç gibi görünür, diğeri son gibi. Ama hakikatte ikisi de tek bir yolculuğun duraklarıdır. İnsan yaşamı öğrenmeden ölümü anlayamaz; ölümü anlamadan da yaşamı gerçekten yaşayamaz.

Bu yüzden mesele uzun yaşamak değildir.

Mesele, uyanık yaşamaktır.

Mesele, çok şeye sahip olmak değildir.

Mesele, hakikate dokunmaktır.

Mesele, ölümden kaçmak değildir.

Mesele, ölmeden önce ölmeyi; yani sahte benlikten, kibirden, korkudan, tutunmalardan özgürleşmeyi öğrenmektir.

Çünkü asıl ölüm, bedenin toprağa düşmesi değil; insanın hakikatini unutmuş olarak yaşamasıdır.

Ve asıl yaşam, kalbin kendi özünü hatırladığı andır.

Sonunda herkes bir şey bırakır bu dünyada.

Kimi mal bırakır, kimi iz bırakır, kimi yara bırakır, kimi dua.

Fakat en güzeli, ardında hakikatin kokusunu bırakabilmektir.

Bir gönülde merhamet,

bir kalpte uyanış,

bir ruhta cesaret olabilmektir.

Yaşam ve ölüm…

Biri nefes almak,

diğeri nefesi teslim etmek.

Ama ikisinin arasında saklı olan asıl sır şudur:

İnsan, her nefeste ya hakikate yaklaşır ya da kendinden uzaklaşır.

Bu yüzden yaşam, sadece yaşanacak bir süre değil;

idrak edilecek bir emanettir.

Ölüm ise korkulacak bir karanlık değil;

emanetin sahibine dönüşüdür.

Ve belki de bütün mesele şudur:

Ölüm geldiğinde yarım kalmış biri gibi değil,

kendini hatırlamış biri gibi gidebilmek…

Y.Cengiz